13 Kasım 2017 Pazartesi

EKİM DEVRİMİ Devleti ele geçirmenin yetmediği kanıtlandı…

Yalçın Ergündoğan 06.11.2017 artıgerçek
Truman Doktrini’ ile Türkiye ve Yunanistan komünizm tehlikesine karşı Amerikan şemsiyesi altına alındı. Soğuk Savaş da, Türkiye’nin hiçbir şekilde demokrasi ile tanışmasına izin vermedi.

Ekim Devrimi’nin 100. yıldönümünün, ezilen, sömürülen ‘aşağı sınıflar’ ayaklanmasının ya da o sınıflar adına hareket ettiğini söyleyen “öncü” “parti” hareketinin yeniden değerlendirilmesine vesile olması sevindirici.
“Her şey doğruydu ama, emperyalistler bırakmadı” ya da “Stalin olmasaydı, her şey daha iyi olacaktı”, “Troçki düşmanlaştırılıp imha edilmeseydi durum farklı olurdu” türünden hamaset yüklü yaklaşımlar dışında yapılan soğukkanlı değerlendirme ve tartışmalar “başka bir dünya mümkün” arayışına katkı koyabilir ve ilerletici olabilir.
***
Şöyle yeniden bir hatırlayalım. “Devrim”, Marx ve Engels’in tüm beklenti ve öngörüsünün aksine sermaye birikimine sahip olmayan, dolayısı ile kapitalizmin sınıfsal konumlanışının dışında bir ülkede gerçekleşti. Aslında devrim, Birinci Dünya Savaşı yıllarında savaşmaktan bitap düşmüş bir ordu, Çarlık Rusyası’nda açlık ve sefalet içinde kıvranan bir halkın isyanını kendiliğinden ayaklanmasını fırsata çevirerek hayat buldu. Petrograd’daki özel yetişmiş askeri birliklerin de isyan eden asker ve köylü yığınlara destek vermesi ile Çarlık rejimi yıkıldı.
Sonradan, 1918 yılında Komünist Partisi adını alacak olan Bolşevik Partisi örgütlü yapısı ile kucağında bulduğu bu toplumsal patlamayı sonuçlandırmayı başardı ve “devleti ele geçirdi.” Komünist Partisi de böylelikle, bütün gücü, yetkileri, karar alma mekanizmalarını, her şeyi elinde tutan bir yapı olarak SSCB yıkılana dek konumunu sürdürdü…
Oysa, Lenin o yıllarda bu ‘devleti ele geçirme’ meselesine Marx’ı referans göstererek bakalım nasıl yaklaşıyordu.
“DEVLETİ ELE GEÇİRMEK YETMEZ…”
“…Marx ayrıca kendi deyimiyle “göğe hücuma kalkan” komüncülerin kahramanlığına hayranlıkla da yetinmedi. Ereğine ulaşamamış da olsa, yığınların devrimci hareketinde, Marx çok önemli bir tarihsel deney, dünya proleter devriminde ileriye doğru kesin bir adım, yüzlerce program ve uslamlamadan çok daha önemli gerçek bir ilerleme görüyordu. Bu deneyi çözümlemek, ondan taktik dersleri çıkarmak, teorisini sıkı bir eleştiriden geçirmek için ondan yararlanmak: Marx’ın kendi için saptadığı görev, işte budur.
Marx Komünist Manifesto’da yapılmasını zorunlu gördüğü tek “düzeltme”yi, Parisli komüncülerin devrimci deneyinden esinlenerek yapmıştır.
Komünist Manifesto’nun yeni bir Almanca baskısı için, iki yazarı tarafından imzalanmış son Önsöz 24 Haziran 1872 tarihini taşır. Karl Marx ve Friedrich Engels bu önsözde, Komünist Manifesto’da ortaya konmuş programın “bazı ayrıntılarının artık eskimiş” olduğunu açıklarlar. Ve devam ederler ki:
“Paris Komünü, özellikle bir şeyi ‘işçi sınıfının hazır bir devlet mekanizmasını ele geçirip onu kendi hesabına kullanmakla yetinemeyeceğini’ tanıtlamıştır.”
Bu alıntıda tırnak içine alınmış son sözler, yazarları tarafından Marx’ın Fransa’da İç Savaş adlı yapıtından alınmıştır.
Öyleyse Marx ve Engels Paris Komünü’nün belli başlı temel prensiplerinden birine o kadar büyük bir önem veriyorlardı ki, onu özsel bir düzeltme olarak Komünist Manifesto’ya sokmuşlardır.” (Devlet ve İhtilal, V. I. U Lenin, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Mart 1976, Sayfa, 43, 44, 45)
Lenin, 17 Aralık 1918 tarihinde ikinci baskısı yayınlanan ‘Devlet ve İhtilal’ kitabına aldığı, Marx ve Engels’in K.Manifesto’nun son baskısına yaptıkları yukarda aktardığım tek düzeltmeye ilişkin kendi yorumunu da aynı kitapta şöyle ifade ediyor:
“Marx’ın düşünü, işçi sınıfının ‘hazır devlet makinasını’ kırmak, parçalamak ve onu ele geçirmekle yetinmemek zorunda olduğu yolundadır…”
Lenin böyle diyordu ama, hayat ve pratik gösterdi ki, pek çok kurum ve işleyiş bir önceki rejimden devralınanları ya da benzerlerini var etti. Muhaliflerin sürüldüğü “çalışma kampları” adı verilen uygulama bile bu devralınanlar arasında yerini korudu.
Sonunda ortaya çıkan yapı eşitlik, adalet, özgürlük değil; koyu bir totaliter rejimi yarattı. Rejimin bu haliyle çökmekte olduğuna ikna olan M. Gorbaçov’un açıklık ve yeniden yapılanma (‘glasnost’ ve ‘perestroyka’) vaadi ve girişimi ile de SSCB olduğu yere yığılarak; tarih sahnesinden çekiliverdi…
http://www.artigercek.com/photos/241/yalcin33.jpgSSCB’NİN TÜRKİYE’YE ETKİSİ
"Soğuk savaş yıllarında solun arkasında SSCB mi vardı?" başlıklı bir önceki yazımda SSCB’nin özünde bir “milli devlet” olduğuna vurgu yapmıştım. Sovyetik siyasi akım içinde geçirdiğim siyasi mücadele yıllarımın önemli katkısının yanı sıra, yıllar içinde yapılan soğukkanlı gözlem ve incelemeler de bu tespiti bende pekiştirir olmuştu.
Ekim devrimiyle dünyada esen rüzgâr ilerleyen yıllardaki pratiklerle azalsa da, yine de kapitalist ülkelerdeki sol/sosyalist hareketler içinde SSCB’yi “enternasyonal dayanışma”nın merkezi kabul edenler azımsanmayacak oranda idi.
Türkiye’de de, sol hareketler içinde Sovyetik siyasi yapılar “Kâbeciler” olarak adlandırılırdı. Zira Sovyetler enternasyonalizmin yıkılmaz kalesi, yönlerini çevirdikleri “sosyalist ve komünistlerin kâbesi” sayılırdı. Ekim Devrimi ve 1922’de oluşan konfederal Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) sonrası, güney komşusunda o dönemin hakim küresel gücü İngiliz emperyalizminden görece bağımsız bir devletin şekillenmesi büyük destek gördü. Bu destek, tarihi Türkiye Komünist Partisi (TKP)’nin yöneticileri Mustafa Suphi’lerin Anadolu’ya ayak basar basmaz, yeni rejimce tuzağa düşürülüp katledilmesine sessiz kalmayı, Ermeni Soykırımı’nı gerçekleştiren kadroların ve devamcılarının pervasızca kıyımlarına devam etmelerini görmemeyi de içerdi.
http://www.artigercek.com/photos/241/yalcin4.jpgAvrupa’dan beklenen yeni devrimlerin (ve tabii dünya devriminin) gelmemesi ile geçen, devrimin ilk yıllarında durum böyle iken; ilerleyen yıllarda durum iyice “tek ülkede sosyalizm”in de mümkün olabileceği, görevin onu korumak olduğu yönüne doğru hızla evrildi. İlerleyen yıllarda, “kapitalizmle bir arada yaşanabileceği” tezi hayat bulur oldu. (Daha sonraları bu; “Barış içinde bir arada yaşama” olarak da formüle edildi.)
İkinci Dünya Savaşı ve 20 milyon Sovyet yurttaşının hayatına malolan Hitler faşizminin durdurulması sonrası, yeni küresel güç olarak ABD boy gösterir oldu… Ve, ‘Truman Doktrini’ ile Türkiye ve Yunanistan’ın Komünizm tehlikesine karşı Amerikan şemsiyesi altına alınması bunu izledi. (1947 yılında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Devletleri Başkanı Harry Truman tarfından Sovyet tehdidine karşı hazırlanmış ve yürürlüğe sokulmuş plan.)
Artık fiilen ‘Soğuk Savaş’ başlamıştı. Bu kez de Sovyetler Birliği ‘milli devleti’; ABD şemsiyesi altındaki hiç bir devlete ve o ülkelerdeki “kardeş partilerin” ülkede rejim değişikliği yaratacak herhangi bir faaliyetine ne onay verdi ne de katkı sundu.
Türkiye’de o yıllarda komünist oldukları tescillenmiş bir avuç insana yönelik gerçekleştirilen sözde ‘yıkıcı eylemlilik’ operasyonları, eziyetler, tutuklamalar artık iyice anlaşılır oldu ki; “komünizm tehlikesi”ne karşı ABD’den koparılmak istenen yardımları arttırmakla ilgiliydi.
SSCB’nin Türkiye’deki sol sosyalist hareketlere mesafesi o kadar uzak ve temkinlidir ki, Nazım Hikmet’in “ikinci vatanım” diye adlandırdığı ülke, Nazım’ın Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmasından sonra kendisine bir seyahat belgesi ya da pasaport vermesi bile mümkün değildi…
Tarihi TKP ise; faaliyette iken Komintern’in (Kominform’un) , sonraları da SSCB’nin “her ülkede tek komünist partisi” tutumu ve ilkesiyle varlığını korudu, fakat “milli devlet”in dış politikasına uygun olarak uzun yıllar kendini sönümlendirdi.
Gerçekçi ol, imkansızı iste” sloganı ile Fransa’da başlayan 1968 gençlik isyanı, tüm dünyada ve tabii Türkiye’de de zemin bulduğunda SSCB bu harekete çok mesafeli durdu. Türkiye’de de TKP’nin yansıması elbette farklı olmadı. O yılların aktif gençlik hareketi temsilcilerinden bir bölümünün hapislik yılları sonrası TKP ile buluşmaları ve 1973 atılımı olarak nitelenen memlekette örgütlenme hamlesi, ilk kez TKP’de bir hareketlilik ve ülke içinde ciddi bir varlık yarattı. Yine de bu hareketlilik, hiçbir şekilde SSCB’nin “milli dış politikası”na aykırılık taşımadı. Soğuk Savaş da, en hafif tanım ile Türkiye’nin hiçbir şekilde demokrasi ile tanışmasına, soluk almasına izin vermedi.
* * *
Tarihi TKP’nin son dönemi ve geç kalmış bir yenilenme hareketi olarak Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP)’nin ortaya çıkması ise; bir başka yazının konusu…

16 Ekim 2017 Pazartesi

“ZENGİNLİK VE ÇEŞİTLİLİK” Ortacılık” ve uçlar


Çetin Serfidan .

Hala1900 lerde çakılıp kalan, hiçbir şey olmamış, yaşanmamış gibi o dönemin (verilerine göre) doğrularının bugünde geçerliliğini savunanlarla, 


“yenilgi”den sonra Marksizm’i Leninizm’i ret edip, geçmiş deneyimleri ve devrimci sürecin devamlılığını yok sayıp bomboş yeni bir sayfa açmalıyız diyenlerin “bir aradalığını” savunmak değildir (ki bunu da içerir) “farklılığımız, çeşitliliğimiz” zenginliğimizdir demek.

… “Sosyalizm hele bir iktidar olsun, kendi içinden zaten öyle uçlar çıkarır ki siz bile şaşar kalırsınız…ifadesinde “öyle uçlar” da değildir “farklılığımız, (çeşitliliğimiz) zenginliğimizdir” den kastedilen.

İktidar sonrası çıkabilecek ve bugün var olan “geçmişe çakılıp kalan” larla, geçmişi ve tüm değerlerimizi tümden ret edenlerin”, “uçların” arasında sosyalizm ve sınıfsız toplum hedefinde birleşen uzun vadede ve güncel politikada izlenebilecek, sayısız farklı görüşler, “renkler” vardır. Olmalıdır da, bu kopmaları önler örgütlere düşünsel bir dinamizm sağlar.

İşte bu farklılıktır “farklılığımız, (çeşitliliğimiz) zenginliğimizdir” den kastedilen.

Yenilenme de Lenin’in çağının çok ötesinde olan ardıcılları tarafından asla uygulanmayan ya da içinde bulunulan şartlar bedeniyle yada uygulanamayan Demokratik Merkeziyetçilik ilkesi, geliştirilerek,

Türkiye’nin ve dünyanın geldiği bu aşamada, geçmişte ve günümüzde gerek partilerimizde gerekse sivil toplum örgütlerimiz de bir nevi tek adamlığa ve çoğunluğun egemenliğine ve farklı görüşlerin tasfiyesine yol açan “çoğunlukçuluk” yerine “çoğulculuğu” hayata geçirecek bu Demokratiklik ilkenin geliştirilerek uygulamaya konulması gerekir. 

Nihai hedeften sapmadan partinin ve örgütlerin birliği bozulmadan farklı görüşlere ifade ve örgütlenme özgürlüğü, kurullarda nispi olarak temsiliyeti, tüzükle ve parti içi demokrasi kültürü geliştirilerek bir hak olarak güvence altına alınmalıdır. Bence gerçek yenilenme budur

Sayfanızı meşgul ettim özür dilerim.

Saygılarımla.
Metin'nin yazısı bu yazısına yorum http://ilerihaber.org/yazar/ortacilik-ve-uclar-77185.html

5 Ekim 2017 Perşembe

SENDİKA VE ÖRGÜT İÇİ DEMOKRASİ

Çetin Serfidan  21,02,2017 di̇sk emekli̇-sen İst-Aksaray  3 no'lu şube facebook



Sendikalar üyelerin söz ve karar sahibi olacağı doğrudan demokrasiyi hedefleyen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi hedeflemeli; 

Farklı sesleri bir zenginlik olarak kabul edip, “azınlıkta” olan düşüncelerin çoğunluk olma hakkı “tüzükle güvenceye” alınarak bunların varlığını “örgüt içi demokrasinin” olmazsa olmaz demokratik bir hak olarak kabul edip varlığı titizlikle korunmalıdır.

Bu sendikalara ve siyasi partilere düşünsel bir zenginlik ve dinamizm katar, tek seslilikten, “tek tip” lileştirmekten korur.

Demokrasiden yana ve demokrat olmak sadece çoğunluğu kazanıp seçimle yönetime gelmek değildir.

Bu “ÇOĞUNLUKÇULUK” tur, azınlık özerinde bir nevi “DİKTA” kurmaktır. 

Bunun AKP’ nin “sandık demokrasisi” n den ve “tek adam” lığından bir farkı yoktur.

Bugün bütün sosyalist (hatta tüm) partilerimizde, dernek ve sendikalarda da bu dar “kadroculuk” ve “tek seslilik”, tek adamlık” (şeflik, reislik), “çoğunlukçuluk” egemendir.

Düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü savunuruz, kendi örgütlerimizde bu savunduğumuz ilkeleri uygulamayız.


Bu da kaçınılmaz olarak, tasfiyeciliği ve parçalanarak küçülmeyi, içine kapanarak bir nevi çöküntüyü getirmektedir.

Daha çok vakit kaybetmeden üyelerin söz ve karar sahibi olabileceği, teknolojinin elverdiği ölçüde örgüt içi doğrudan demokrasiyi hedefleyen, çoğunlukçu değil çoğulcu ve katılımcı bi demokratik iç işleyişe acilen hayata geçirmeliyiz.


5 Haziran 2017 Pazartesi

İBO’ya açık yanıt. ARAMIZDAKİ FARK!

Çetin Serfidan 20170604 DD

(Yorum bölümünde kaybolmasın diye, önemli gördüğüm için tüm grup üyelerince paylaşabilmek umuduyla bu yola baş vurdum.)                                                                                                                                                                                                                                                                                          Sabırla okumanızı rica ediyor, sonra yanlışlarımı eleştirmenizi ve eksiklerime de katkılarınızı bekliyorum.

*******

ARAMIZDAKİ FARK!
“ÖĞRETMEK” AYNİ ZAMANDA EĞİTMEKTİR DE.“ÖĞRETMENLİĞİ” DE, "ÖĞRENCİ" LİĞİ DE NESNEL OLARAK KABUL ETMEKTİR.                                                     

“ÖZGÜRLEŞMEK” GEÇMİŞİ İNKAR ETMEK DEĞİLDİR. “ÖZGÜRLEŞMEK” AYNİ ZAMANDA BİR İÇ DİSİPLİNİ GEREKTİRİR.

3 Haziran 2017 Cumartesi

. GEÇMİŞİ TÜMDEN RET ETMEK “İNKARCILIKTIR”

GEÇMİŞİ TÜMDEN RET ETMEK “İNKARCILIKTIR” 
GEÇMİŞİ OLMAYANIN GELECEĞİ DE OLAMAZ.

Çetin Serfidan
Nasıl ki akan nehrin suyunda iki kere yıkanılamazsa geçmişte bir daha asla yaşanılamaz. Geçmiş bir nehir gibi akıp gitmiştir artık.
Fakat bu genel doğru geçmişi tümden ret etmek anlamına gelmez. Geçmiş yaşanmışlıklar, ancak günümüzün gerçekliğinde, geçmişin yanlış uygulamalarından dersler çıkartılarak, doğrularından yararlanılarak diyalektik olarak aşılır, yeni bir senteze varılır.
Bu geçmişle günümüz arasında, geçmişin engin deneyimleri ışığında devamlılığını sağlar.
Bu nedenlerle geçmiş asla “TAKLİT” edilemez “TEKRARLANAMAZ” ve “YENİ”de asla yoktan var edilemez.

2 Nisan 2017 Pazar

. ÖZGÜRLÜK ve DEMOKRASİ TRENİ

Çetin Serfidan
Her şeye rağmen umudu yitirmemek, canlı tutmak gerek.
Şu an Türkiye’nin çeşitli renkleri, bir renk armonisi halinde, çok sesli bir orkestra gibi “HAYIR” ın aydınlık türküsünü haykırıyorlar.
Yan yana asla gelemez denilenler HAYIR trenine kendi vagonlarıyla eklemlenerek aydınlık, demokratik bir gelecek için bir ÖZGÜRLÜK ve DEMOKRASİ trenini oluşturdular.
Sekterliğe düşmeden bu trene yeni yolcular yeni vagonlar eklemeliyiz.
“HAYIR” sonrası bu Trenden bazı yolcular inecekler bazı vagonlar ayrılacaklardır bunu biliyoruz.
EVET çıkarsa ÖZGÜRLÜK ve DEMOKRASİ trenine binen yeni yolcular ve eklenen çeşitli yeni vagonlar olacak, daha çok sesli ve renkli olacağız bunu da biliyoruz
Buna şimdiden hazır olmalıyız.

12 Mart 2017 Pazar

HOLLANDA VE AB NE YAPMAK İSTİYOR?                          
SON OLAYLAR ASLA ONAYLANAMAZİ
LANETLE VE ŞİDDETLE KINIYORUM.
                             
Çetin Serfidan
Avrupa ülkeleri, bugüne kadar uyguladıkları politikalar sonucu yükselen ırkçılığı önlemeğe çalışırken (önlüyor mu, kışkırtıyor mu?) kendi içsel politik manevraları ve hesaplarına Türkiye’yi kurban ediyorlar.


Referandumda yalnız kalan ve tüm zorlamalara, devletin tüm imkanlarını seferber etmelerine, tüm yasaklamalara, engellemelere ve muhalefetin tüm dağınıklığına rağmen, tahmin edilemeyecek kadar geniş bir “HAYIR BLOK” u ile karşılaşan ve kendi içinde de çözülerek kitleleri “EVET” e inandıramayan AKP ve MHP koalisyonuna son uygulamalarıyla adeta can simidi oldular.


Artık “MAĞDURİYET EDEBİYATI” tükenen AKP’ye yeni bir “MAĞDURİYET MALZEMESİ” sundular.

19 Şubat 2017 Pazar

DEVLETİN KÖKENİ SÖMÜRÜ VE DEVLET

Çetin Sefidan  17.02.2017

Şüphesiz ki tarih boyunca “DEVLETİN KÖKENİ” konusunda, çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.

Bunların başlıca olanlarının içinde en eski olanı, devletin ailenin çoğalmasından meydana geldiği görüşüdür.

Bu günümüzde de KLAN ve AŞİRETLER DEVLERLER şeklinde görülmektedir.
Günümüzde özellikle ORTA DOĞU ’da tek aşiretin egemenliğinde ki devletler oldukça yaygın olarak varlığını sürdürmektedirler.


SINIFSAL ÖZ SAKLANMAMALI

MİLLET – DEVLET

İbrahim Özkurt  17.02.2017
Çok kişi, “ Allah devlete, millete zeval vermesin” der. Millet’i anladık ta, gelin hep birlikte şu devleti azıcık kurcalayalım bakalım da,” Allah zeval versin mi vermesin mi”? bir daha düşünelim derim. Bilenler bilir, devlet ilk kez günümüzden yaklaşık 5000 yıl önce SÜMERLER tarafından oluşturulmuştur. İnsanlık önceleri yüz binlerce yıl süren KLAN toplumu dediğimiz biçimde KOMÜNAL bir yaşam sürdürüyordu. Üstelik insanlık Sümerlerden 6-7 bin yıl önce yerleşik düzene geçmiş, bazı hayvanları (Köpek, koyun, sığır, at bunların başlıcaları) ehlileştirmiş, toprağı işlemeye başlamış, çanak-çömlek yapmış, köyler- kasabalar inşa etmişti. 

10 Şubat 2017 Cuma

“O GÜN” BUGÜN DEĞİLSE NE ZAMAN?

DİP'E YANIT//YORUM

Bildiri çok uzun. İşçi açısından okunması zor.

En azından ara başlıklar olmalı ki okuma rahat olsun.

Bir siyasi partiden çok bir işçi sendika konfederasyonu bildirisi gibi olmuş.

Bir siyasi parti olarak  “HAYIR” ı en geniş kitlelere anlatmayı hedefleyen en geniş kitleleri kucaklayıcı ve toparlayıcı bir üslup tercih edilmeliydi.

Çünkü bu Anayasa, bildiride “üstü örtülü olarak anlattığınız” gibi çok daha geniş kitleleri, laik burjuva demokrasisinden yana işvereninden, esnafına, topraksız köylüsünden, az topraklı çiftçisine, memurundan akademisyenine nüfusun yaşlısından gencine demokrasiden yana sizin ifadenizle “istibdad” a karşı olması gereken herkesi ilgilendiriyor.

Kısacası bu sadece işçi sınıfı içine hapsedilecek bir mücadele değildir. Böyle bir tutum “CEPHEYİ” böler “KARŞI SAFLARA” İTER.

Birde “sosyalist sol” aralarındaki farklılıkları unutup, bari “böyle büyük bir tehlike karşısında” dar parti çıkarlarını aşıp, amblemlerini ve parti bayraklarını katlayıp, İŞÇİ ve EMEKÇİ SINFLARIN çıkarları için ortak söylemle ortak hareket etmenin yollarını bulmalıydılar.

Buda yetmez gerekirse çok daha geniş bir yelpazede ileriye dönük “daha büyük amaçlar” için çeşitli, dini inanç inançta, etnik kökende ve siyasal görüşte kitlelerle omuz omuza gelebilmek uğruna geniş kitle içinde “görünmez olmayı”, özverisini gösterebilmelilerdir.


O GÜN BUGÜN DEĞİLSE NE ZAMAN?

DİP Merkez Komitesi'nin referandum çağrısı: Kardeş kavgası değil sınıf kavgası: sermayeye, emperyalizme ve istibdada HAYIR!

Devrimci İşçi Partisi Merkez Komitesi 03 Şubat 2017 
Türkiye, mecliste halktan köşe bucak kaçırılan tartışmalar, açık oylama dayatmaları ve tekme tokat kavgalar eşliğinde geçirilen anayasa değişikliklerini oylamak üzerine referanduma götürülüyor.
Bu anayasa değişiklikleri Türkiye'de bir istibdad rejiminin inşasını ifade etmektedir. Türkiye'nin tüm milletlerden, memleketlerden emekçi halkının hep birlikte devrimlerle son verdiği istibdad bir anayasa değişikliği referandumu ile yeniden ihya edilmek isteniyor.
II. Abdülhamid'in istibdad dönemi Osmanlı köylüsünü sömüren toprak sahibinin, ağanın, tefecinin, köylünün ürününü vergi toplayarak yağmalayan mültezimin, mütegallibenin ve ayrıcalıklı saray bürokrasisinin çıkarlarını temsil ederdi. Bugünün istibdadı, emperyalist şirketlerin, borsa yatırımcılarının, yerli büyük sermayenin ve modern tefeci bankaların çıkarları üzerinde yükseliyor.
Devrimci İşçi Partisi, tüm Türkiye'nin işçi sınıfını ve emekçi halkını sermayenin çıkarları doğrultusunda ihya edilmek istenen bu istibdad rejimine karşı bir sınıf mücadelesine çağırıyor!

30 Ocak 2017 Pazartesi

İşte Türkiye’de Zeytin Düşmanlığının 75 Yıllık Tarihi…

Emperyalizm, nebati ve margarin yağ satmak için akla hayale gelmeyecek sinsi planlarla Türk tarımını değiştirdi.
Biliyomuydun.Com 29.01.2017
Türkiye’nin fazla zeytin ve zeytinyağı üretmemesi için gizli anlaşmalar yapıldı..
Zeytinyağını kötülemek için özel türkü bestelendi, devlet radyosundan sürekli yayınlandı..
Nebati ve margarin yağ tüketimi için seferberlik yapıldı, sağlıklı diye halk kandırıldı..
Gazetemizin geçen haftaki manşetiydi.
“Zeytinlere kıymayın”
İbrahim Irmak, Ödemiş’teki asırlık zeytin ağaçlarının nasıl katledildiğini belgelemişti..
İçim sızlayarak okudum..
Bu ülkede 75 yıldır zeytine kıyılıyor..
Göz göre göre asırlık ağaçlar katlediliyor..
Oysa zeytin sağlık demek..
Zeytin bereket demek..
Zeytin uzun ömür demek..
Peki tüm bunlara rağmen neden bu ülke zeytinin değerini bilmiyor?..
Bunun nedeni eskilere dayanıyor..
1940lı yılların sonlarına..
İsterseniz şimdi gelin, ülkemizde zeytinin son 75 yıllık tarihine kısa bir göz atalım..
CUMHURİYETİN ZEYTİN SEFERBERLİĞİ..