SAVAŞSIZ,SINIFSIZ,SÖMÜRÜSÜZ bir ülke ve dünya, ÖZGÜRLÜKÇÜ, KATILIMCI ve DEMOKRATİK BİR SOSYALİZM İÇİN ;... En geniş özgürlük içinde küfür,hakaret,aşağılama içeren ve şavaş,şiddet,şövenizm ,ırkçılığı öven söylemler kullanılanmadan barış,demokrasi,sosyalizm, işçi sınıfı ve emekçilerin tüm sorunlarını sansürsüz tartışma bloğu.(ARAMA ETİKETLERİ EN ALTTADIR)
BirGün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BirGün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Eylül 2013 Pazar
20 Ağustos 2013 Salı
Biz yüzde 99’uz, haklıyız...
4 Ağustos Pazar günü İstanbul’da yapılan biz yüzde 99’uz toplantısına katıldım. Hatta kısa bir de konuşma yaptım. Biz yüzde 99’uz, New York, Wall Street’deki Zuccotti Park’ta başlayan ve kısa sürede 100′e yakın şehire yayılan işgal et hareketinin icat ettiği bir slogan. Orada da haklıydı, burada da haklı. Haklı olmanın ötesinde, tam da her zamankinden daha çok toparlanmaya ihtiyacımız olan bu tarihi eşiğe muazzam uygun.
Gezi Parkı ile başlayarak ülke sathında yaygın bir isyana dönüşen hareket esas olarak çalışanların, emeği ile geçinenlerin, işsizlerin ve çocuklarının başkaldırısı idi.
24 Temmuz 2013 Çarşamba
Nâzım’ın şiiri gibiyiz
Gezi Parkı’nda gecelerini, gündüzlerini yaralanan direnişçilere koşuşturmakla geçiren iki insan, Nuray Çokol ve Özgür Kaya. Direnişin ortasında kesişen yollarına hayatlarını birleştirerek devam etmeye karar veren ve Gezi Parkı’nda evlenmek istedikleri için engellenen çift, o günü ve sonrasını soL’a anlattı.
Gezi Parkı olaylarından önce neler yapıyordun, kendini biraz tanıtır mısın?
Nuray Çokol
Karadeniz Teknik Üniversitesi Hemşirelik Bölümü'nde okudum, okulu bitirdim ama hemşirelik yapamadım. Bir kere kafadan o hastanelerdeki hiyerarşik sisteme inanılmaz karşıydım, hastanelerde ekip ruhu yok, sen hemşirelik yaparken hastanın hizmetçisisin. Aslında hastane sahibinden, doktor, hemşire tüm sağlık çalışanları hastanın hizmetçisidir, ama özel de devlet hastanesi de olsa sen doktorun hizmetçisisin. Doktora ben çay demlemediğim için, gece nöbetinde menemen yapmadığım için soruşturma yedim, sonra da atıldım. Sonra mediko sosyallerde dişim ağrıyor, başım ağrıyor diyenlere iğne yapacak şekilde bir süre daha hemşirelik yaptım. Sonra ben bir üniversite daha okudum, konservatuar okudum, oyuncu oldum.
Özgür Kaya
Ben de önceden doktorluk yapmıyordum. Ben çadırı kurdum Gezi Park'ında tesadüf revirin yanına kurmuşum, zaten zor yer bulunuyordu. Haşim Abim var onunla oturuyordum, o 68 kuşağı günlerini anlatıp ortamı da görüp ağlıyordu. Ben de etrafı izleyip ne olduğunu anlamaya çalışıyordum, çok genç de bir kesim. Revir'de de bir dağınıklık var bir hiyerarşi kuramamışlar, düzen anlamında diyorum. Her şeyi çöpe atıyorlar, bir türlü organize olamıyorlar, herkes kendi işinde çok iyi ama bir araya gelip o şeyi kuramıyorlardı. Onu fark ettim. Sonra yanlarına gittim bu kapıda bekleyeyim mi dedim, bekçileri oldum. Sonra ağır bir hasta vardı, onun nefes alışverişi ile uyandık. Tekrar müdahale edildi ona, ama herkes panik. Doktorları, herkesi sakinleştirdim. Üçüncü gün "abi sen bizle kal, organize et, biz deneyimlerimizi hep birlikte paylaşalım" dediler. Sonra çadırı 150 metrekareye çıkarttık, düzgün ameliyat bile yapabileceğimiz bir revir oluşturduk. Binlerce insanla konuştuk. Yeşil tişört çıkmadı üstümden, isim yok, herkes yeşil tişörtlü adama diye çağırıyorlar. Bir gün Gezi'de havuzun oraya çıktım. Biz revirin dışına çıkamıyorduk, çok işimiz vardı çünkü. Havuzun oraya çıktım, çekiştirip duruyorlar, ha şu şöyle, şu böyle gibi. Tişörtü bilmeyen yoktu, uğurluydu da, kaç kere vuruldum onunla.
Gezi Parkı olayları öncesinde Bulgaristan'daydım, sonra memleketim Bursa'ya geldim. Daha müdahaleler başlamamıştı, süreci takip ediyordum. Sonra atladım kuzenimin yanına İstanbul'a geldim, oradan Gezi'ye geçtim. Bir hafta kalıp, Bulgaristan'a dönmem gerekiyodu, vizem için. Ama sonra beş yılda sürse de kalıcam.
Gezi Park'ına neden geldiniz? Orada neler hissetiniz? Neler yaptınız? Unutamadığınız anılarınızdan bahsedebilir misiniz?
Gezi Parkı olaylarından önce neler yapıyordun, kendini biraz tanıtır mısın?
Nuray Çokol
Karadeniz Teknik Üniversitesi Hemşirelik Bölümü'nde okudum, okulu bitirdim ama hemşirelik yapamadım. Bir kere kafadan o hastanelerdeki hiyerarşik sisteme inanılmaz karşıydım, hastanelerde ekip ruhu yok, sen hemşirelik yaparken hastanın hizmetçisisin. Aslında hastane sahibinden, doktor, hemşire tüm sağlık çalışanları hastanın hizmetçisidir, ama özel de devlet hastanesi de olsa sen doktorun hizmetçisisin. Doktora ben çay demlemediğim için, gece nöbetinde menemen yapmadığım için soruşturma yedim, sonra da atıldım. Sonra mediko sosyallerde dişim ağrıyor, başım ağrıyor diyenlere iğne yapacak şekilde bir süre daha hemşirelik yaptım. Sonra ben bir üniversite daha okudum, konservatuar okudum, oyuncu oldum.
Özgür Kaya
Ben de önceden doktorluk yapmıyordum. Ben çadırı kurdum Gezi Park'ında tesadüf revirin yanına kurmuşum, zaten zor yer bulunuyordu. Haşim Abim var onunla oturuyordum, o 68 kuşağı günlerini anlatıp ortamı da görüp ağlıyordu. Ben de etrafı izleyip ne olduğunu anlamaya çalışıyordum, çok genç de bir kesim. Revir'de de bir dağınıklık var bir hiyerarşi kuramamışlar, düzen anlamında diyorum. Her şeyi çöpe atıyorlar, bir türlü organize olamıyorlar, herkes kendi işinde çok iyi ama bir araya gelip o şeyi kuramıyorlardı. Onu fark ettim. Sonra yanlarına gittim bu kapıda bekleyeyim mi dedim, bekçileri oldum. Sonra ağır bir hasta vardı, onun nefes alışverişi ile uyandık. Tekrar müdahale edildi ona, ama herkes panik. Doktorları, herkesi sakinleştirdim. Üçüncü gün "abi sen bizle kal, organize et, biz deneyimlerimizi hep birlikte paylaşalım" dediler. Sonra çadırı 150 metrekareye çıkarttık, düzgün ameliyat bile yapabileceğimiz bir revir oluşturduk. Binlerce insanla konuştuk. Yeşil tişört çıkmadı üstümden, isim yok, herkes yeşil tişörtlü adama diye çağırıyorlar. Bir gün Gezi'de havuzun oraya çıktım. Biz revirin dışına çıkamıyorduk, çok işimiz vardı çünkü. Havuzun oraya çıktım, çekiştirip duruyorlar, ha şu şöyle, şu böyle gibi. Tişörtü bilmeyen yoktu, uğurluydu da, kaç kere vuruldum onunla.
Gezi Parkı olayları öncesinde Bulgaristan'daydım, sonra memleketim Bursa'ya geldim. Daha müdahaleler başlamamıştı, süreci takip ediyordum. Sonra atladım kuzenimin yanına İstanbul'a geldim, oradan Gezi'ye geçtim. Bir hafta kalıp, Bulgaristan'a dönmem gerekiyodu, vizem için. Ama sonra beş yılda sürse de kalıcam.
Gezi Park'ına neden geldiniz? Orada neler hissetiniz? Neler yaptınız? Unutamadığınız anılarınızdan bahsedebilir misiniz?
10 Temmuz 2013 Çarşamba
"12 Eylül'ü ancak devrimci bir kurucu irade yargılayabilir"
Yaşar Aydın / Oğahan Müftüoğlu 01/04/2012 BirGün
“Mağdur değil muhatabız” çıkışı ile aslında solun 12 Eylül karşısındaki tutumunu özetleyen Oğuzhan Müftüoğlu ile Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın hâkim önüne çıkacağı günü konuştuk. 12 Eylül gibi darbelerin kucağında büyüyüp gelişen ve sistemin bütün özünü kendi şahsında sürdüren bir iktidarın gerçek bir yargılama yapamayacağına inanan Müftüoğlu, müdahil olarak davaya katılma isteklerini ise şu şekilde özetliyor: “Bu yargılamanın 12 Eylül darbesiyle bir hesaplaşma olmadığını, gerçek bir hesaplaşmanın nasıl olması gerektiğini göstererek yeni rejimin kendisini aklamasına meydan vermemek için katılmak gerekiyor.”
1 Temmuz 2013 Pazartesi
Allah ve sosyalizm yetmez, yaşasın feminizm
Gülfer Akkaya BirGün
Başörtülü kadınlarda mevcut bir algı var. Başörtüsü meselesi hâlâ çözülmedi, çözene dek AKP’ye mahkûmuz. Bu sadece AKP’li kadınların algısı değil. AKP’li olmayan başörtülü kadınlarda da bu algıya rastlıyoruz.
Başta AKP olmak üzere başörtüsü yasağı konusunda hâlâ diretenler var. Çünkü bu en çok AKP’nin işine geliyor. Oradan mağduru oynayabiliyor. Tam bir siyasi kurnazlık. Neymiş? Toplum hazır değilmiş.
Başörtülü kadınlarda mevcut bir algı var. Başörtüsü meselesi hâlâ çözülmedi, çözene dek AKP’ye mahkûmuz. Bu sadece AKP’li kadınların algısı değil. AKP’li olmayan başörtülü kadınlarda da bu algıya rastlıyoruz.
Başta AKP olmak üzere başörtüsü yasağı konusunda hâlâ diretenler var. Çünkü bu en çok AKP’nin işine geliyor. Oradan mağduru oynayabiliyor. Tam bir siyasi kurnazlık. Neymiş? Toplum hazır değilmiş.
12 Haziran 2013 Çarşamba
Türkiye’nin Berlin Duvarı yıkıldı!
Nazım Alpman 10/06/2013 BirGün
31 Mayıs-1 Haziran 2013 gecesi
Türkiye’nin Berlin Duvarı yıkıldı!
Türkiye’nin Berlin Duvarı yıkıldı!
Taksim Gezi Parkı Direnişi Türkiye’nin toplumsal eksenini değiştirdi.
Artık Türkiye’nin toplumsal, siyasal, kültürel hayatı 31 Mayıs 2013 tarihinden önceki şekline sokulamayacak! Bu tespit büyük bir ittifakla kabul ediliyor.
Katılmayan tek kişi var: Başbakan Tayyip Erdoğan!
Sevgilisine-karısına karşı ağır sözler sarfedip, onu ağır biçimde kıran, döken, örseleyen; sonradan pişman olan alt kültür erkekleri gibi davranıyor! Bu türün sevgisini üçüncü sayfa haberlerinden iyi biliyoruz:
-Seviyordum, öldürdüm!
Kendilerine göre töreleri de var:
-Ya benim olursun, ya da kara toprağın!
28 Mayıs 2013 Salı
Demokrasi ve Barış Konferansı üzerine... Küs müyüz paşam?
Ece Temelkuran BirGün
Kürt siyaseti ve Türkiye Solu -bu ikisi birbirinden ayrılmış şeyler midir meselesi ayrı konu- Ankara'da buluştu. Çağrıcıların imzaladığı resmi çağrı metinde "içinden geçtiğimiz şu süreçte" demokratik ve özgürlükçü talepler için siyasal iktidar üzerindeki baskının yoğunlaştırılması ve güçlerin birleştirilmesi konusuna vurgu yapılıyordu. Gayrı resmi olarak ise toplantı, bir süredir lafı açıkça edilmeyen, kenarından geçilen bir kaç "meseleye" çözüm üretir miyiz sorusunu cevaplamaya çalışıyordu.
Kürt siyaseti ve Türkiye Solu -bu ikisi birbirinden ayrılmış şeyler midir meselesi ayrı konu- Ankara'da buluştu. Çağrıcıların imzaladığı resmi çağrı metinde "içinden geçtiğimiz şu süreçte" demokratik ve özgürlükçü talepler için siyasal iktidar üzerindeki baskının yoğunlaştırılması ve güçlerin birleştirilmesi konusuna vurgu yapılıyordu. Gayrı resmi olarak ise toplantı, bir süredir lafı açıkça edilmeyen, kenarından geçilen bir kaç "meseleye" çözüm üretir miyiz sorusunu cevaplamaya çalışıyordu.
4 Mayıs 2013 Cumartesi
Nazım'dan Bedirhan'a mektup
Hidrojen Bombası’nı Kanatan Kürt Hançeri*
BirGün 06/05/2012
Mesele sadece bir şairin Kürtlerin “milli mesele”sine dair kelam edip etmemesi üzerine kafa yormak olsaydı, işler sanıldığından çok daha kolay olurdu. Oysa şair aynı zamanda örgütlü bir şahsiyet ve de siyasal tavrı olan bir komünist olunca işin muhtevası değişiyor. Konu üzerine ilk söz eden değilim. Belki son söz eden de olmayacağım. Çokça konuşulup yazıldı. Benim bu meseleyle ilgim biraz da sanal dünya üzerinde şairin Kürtlerle ilgili “kelam”ı olduğuna dair bir tartışmada ısrarımda, “sol Kemalist” perspektifle,“Hayır böyle bir şey yoktur, uydurmadır. Bunu da herhalde Kürtler uydurmuştur” mealinde sözlere, şairin yazdığı ve bizzat el yazısıyla arşivlerde bulunan mektubu üzerine bir yeniden okumaya gerekçe olsun diyedir. Söz vermiştim Nazım’ın mektubunu orijinal elyazısıyla birlikte paylaşacağım diye, o sözü bu vesileyle yerine getirmiş oluyorum.
3 Mayıs 2013 Cuma
Şefkatli devlet!
BirGün
20 binden fazla polis toplandı Taksim Meydanı’nın etrafında dün. TaaErzurum’dan uçaklarla getirilen polisler… Barikatlar kuruldu.
Metrobüs, otobüs, metro, vapur seferleri iptal edildi. Adaların ana karayla bağlantısı kesildi.
Devlet, kendisi de bir işçi çocuğu olan ve yazları harmanda çalışıp hayatını kazanan valisinin sesiyle uyardı. Fonda “tehlike” vardı o uyarı sırasında. Tehlike inşaattı.
Vali devletin şefkatli sesiyle anlattı, kim 30 metre derinliğinde çukurlar olan bir inşaat alanının yanı başında ailesini, çocuklarını alıp gelerek piknik yapmak isterdi ki? Piknik yapılamayan yerde miting mi yapılırdı?
Çok daha küçük inşaat alanlarının etrafında “İnşaat alanıdır. Girilmez” uyarıları olmaz mı? Güvenlik için!
2 Mayıs 2013 Perşembe
1 Mayıs 2013... Kayda geçsin!
Kim bu pravakatör!..
1 Mayıs'ta polisin DİSK Genel Merkezi önündeki saldırı ve ablukası sırasında buraya gelen birkişi, polislarin yanında DİSK Genel Merkazindeki işçilere küfürler yağdırdı.
Ece Temelkuran Birgün
Onlar "Neme lazım" diyenlerin geleneğinden geliyor,
Biz isyan edenlerin,
Onlar grev kırıcıların geleneğinden geliyor,
biz grev yapanların,
Onlar "Sürüden ayrılanı kurt kapar" diyenlerin, geleneğinden geliyor,
biz "Koyun musun kardeşim!" diyenlerin,
Onlar ayran içenlerin geleneğinden geliyor,
biz "Günah benim kime ne!" diyenlerin,
Onlar ellerini önlerinde kavuşturup başlarını bükenlerin geleneğinden geliyor,
biz yumruklarını sıkıp kaldıranların,
Onlar sadakayı lütfedenlerin geleneğinden geliyor,
biz ekmeği ikiye bölenlerin,
Onlar "işini bilenlerin" geleneğinden geliyor,
biz yumruğunu masaya vurup konuşan Yaşar Usta'nın,
Onlar "gizli gizli kırıştıranların" geleneğinden geliyor,
biz dört nala sevişenlerin,
20 Mart 2013 Çarşamba
Dikkat! Çocuklarımız Hıristiyan olabilir! Ve EŞİT KÖLELER
Ece Temelkuran BirGün
"Çözüm süreci" adlı yarı mistik, "Kurtlar Vadisi" atmosferinde cereyan eden muammanın arasında ikide bir şu haberleri görüyorum son günlerde: "Zalım Hollandalılar çocuklarımızı çaldı!", "Allahsız Avrupalılar çocuklarımızı Hıristiyan yapıyormuş da, haberimiz yokmuş!", "Avrupa'da anne-babalarından koparılan Türk çocuklarını kurtaracağız" gibi gibi... Bir çocuk kurtarma hezeyanıdır gidiyor ana haber bültenlerinde. Ama bildiğim kadarıyla hiçbir ana haber bülteninde Ahmet Yıldız'ın ismini göremedik. Geçen hafta 13 yaşındaydı. Sonra çalıştığı fabrikada pres makinasına sıkıştı. Şimdi ölü. Herhalde Hıristiyanlıştırılma tehlikesine maruz kalmadığı için kurtarılmadı.
"Çözüm süreci" adlı yarı mistik, "Kurtlar Vadisi" atmosferinde cereyan eden muammanın arasında ikide bir şu haberleri görüyorum son günlerde: "Zalım Hollandalılar çocuklarımızı çaldı!", "Allahsız Avrupalılar çocuklarımızı Hıristiyan yapıyormuş da, haberimiz yokmuş!", "Avrupa'da anne-babalarından koparılan Türk çocuklarını kurtaracağız" gibi gibi... Bir çocuk kurtarma hezeyanıdır gidiyor ana haber bültenlerinde. Ama bildiğim kadarıyla hiçbir ana haber bülteninde Ahmet Yıldız'ın ismini göremedik. Geçen hafta 13 yaşındaydı. Sonra çalıştığı fabrikada pres makinasına sıkıştı. Şimdi ölü. Herhalde Hıristiyanlıştırılma tehlikesine maruz kalmadığı için kurtarılmadı.
5 Mart 2013 Salı
Bir hayalet dolaşıyor: 14 Aşk-21 Devrim günleri...
Özgür Karaduman 04/03/2013 BirGün
14-21 Şubat 2013 tarihleri arasında, “Bir hayalet dolaşıyor hâlâ” üst başlıklı, esas olarak Komünist Manifesto’nun yayınlanışının 165. yılını vesile ederek bir dizi etkinlik gerçekleştirdik.
Öncelikli olarak, 14 Şubat “sevgililer gününde” yaptığımız basın açıklamasında, bir yandan kapitalizmin sevgiyi ve aşkı da “alınır satılır” bir konsept içerisine yerleştirmeye çalışmasına, “vitrinlere değil, sevgilinizin gözlerine ve gökyüzüne bakın”, “aşkınızı taksitlendirmeyin” vb… ifadelerle karşı çıkarken, öte yandan da bir hafta sürecek “14 Aşk 21 Devrim günlerinin” ilkini de ilan ettik.
Bir hafta süresince eşitlik, özgürlük, adalet ve barıştan yana olan herkesi “raflarında bulunan Komünist Manifesto”ları indirmeye, bulundukları her yere yanlarında götürmeye, okumaya, tartışmaya çağırdık. Bir yanıyla, devrimcilerin, sosyalistlerin, komünistlerin gündelik hayat içerisinde bir kez daha görünür olmasını sağlamayı hedeflerken, diğer yandan da güncel siyasi mücadele içerisinde “teorik kaynakların” ihmal edilmemesi gerektiğine dikkat çekmeye çalıştık.
Bu çerçevede de 16-17 Şubat arasında İstanbul Taxim Hill Otel’de akademisyenlerin, siyasetçilerin ve emek örgütü temsilcilerinin katılımıyla “Komünist Manifesto’nun tarihselliği ve güncelliği” başlıklı bir Nehir Forum gerçekleştirdik. Görsel ve yazılı olarak kısa bir süre sonra yayınlayacağımız tartışmalarda, katılımcılar Komünist Manifesto’nun günümüz mücadeleleri açısından da birçok yönden önemini koruduğu konusunda birleştiler. Aralarda çeşitli film gösterimlerinin de yapıldığı iki günlük Nehir Forum, hep birlikte Enternasyonal okunmasıyla sona erdi.
Komünist Manifesto’nun yayınlandığı tarih olan 21 Şubat günü ise, İstanbul Taksim Meydanı’nda hep bir ağızdan Komünist Manifesto’dan bölümler okuyarak, Manifesto’nun mücadele edenler için önemine vurgu yaptık. Etkinliğimizi gelecek yıl tekrarlamak üzere sözleşerek hep birlikte Enternasyonal okuyarak, “14 Aşk 21 Devrim günlerini” noktaladık.
5 Şubat 2013 Salı
Size faşist diyebilir miyim?
BirGün 04/02/2013
Faşizm nedir? Tarih sahnesinde yerini aldı mı yoksa halen tetikte mi olmamız gerekiyor? Kime faşist denir? Kara gömlekleriyle İtalya sokaklarında komünist avına çıkanların yok olmuş olması faşizmin ve faşitlerin de yok olduğu anlamına mı geliyor? Bu yüzyıla, zamanın ruhuna, neoliberal ekonomik düzene ve küresel sisteme uygun yeni bir faşizm tanımı yapılamaz mı? Modernizm/postmodernizm tartışmasında faşizmin yeri yok mu? Toplum, 30’lu yılların aksine, “düşman ceza hukuku uygulananlar” ve “rıza yaratımı süreçlerine uyum sağlayanlar” olarak kesin bir şekilde ikiye ayrılmışken, daha berraklaşan ve ustalaşan bir faşizmden söz edebilir miyiz?
Yani, “ihtiyacı olana, ihtiyacı kadar faşizm.”
5 Ocak 2013 Cumartesi
Açıklıyorum: DSİP Ergenekoncudur!
Ali Şimşek BirGün
Mehmet Baransu’nun Taraf’ta “Yoldaş General” manşeti ile Ergenekon ve sosyalistler arasında ilişki ihbarının maskesinin düşmesi Taraf ‘ın “sol kroşe” yazarlarını rahatsız etmişe benziyor. Önce Roni dün Beş On Kişilik Parti DSİP’in başkanı Doğan Tarkan tekrar BirGün üzerinden ulusalcı sosyalistler lafını gevelemeye devam ediyor. Defalarca yazdığımız aynı argümanlar yine ısıtılmış. Orduyla sosyalizmin ilişkisi otomatik kurularak, bizim “yeni rejimin yeni ordusu” gibi, her Marksistin kolayca anlayabileceği bir argüman eleştirilmiş. Generallerin OYAK, Moda, Bağdat Caddesi ayrıcalıklarıyla bizim ulusalcılığımız nasıl bağlantırılmış hiç anlaşılmıyor.
Mehmet Baransu’nun Taraf’ta “Yoldaş General” manşeti ile Ergenekon ve sosyalistler arasında ilişki ihbarının maskesinin düşmesi Taraf ‘ın “sol kroşe” yazarlarını rahatsız etmişe benziyor. Önce Roni dün Beş On Kişilik Parti DSİP’in başkanı Doğan Tarkan tekrar BirGün üzerinden ulusalcı sosyalistler lafını gevelemeye devam ediyor. Defalarca yazdığımız aynı argümanlar yine ısıtılmış. Orduyla sosyalizmin ilişkisi otomatik kurularak, bizim “yeni rejimin yeni ordusu” gibi, her Marksistin kolayca anlayabileceği bir argüman eleştirilmiş. Generallerin OYAK, Moda, Bağdat Caddesi ayrıcalıklarıyla bizim ulusalcılığımız nasıl bağlantırılmış hiç anlaşılmıyor.
29 Ağustos 2012 Çarşamba
Dinime söven Müslüman olsa
BirGün
İşçileri günde iki mesai halinde 12 saat çalıştıran, işçilere ödenen ücretleri SGK'ye eksik göstererek çalışanların emeklilik haklarından da çalan sakallı sarıklı Cebeci patronu İbrahim Cebeci fabrikası önünde, işten atılan 14 işçinin hakkı için eylem yapan emekçilere, "Münafıklar, kâfirler" diyerek adamlarıyla birlikte saldırdı
İstanbul Yenibosna'da bulunan sakallı cübbeli Cahit ve İbrahim Cebeci kardeşlerin sahibi olduğu Cebeci Triko'da Çalışma Bakanlığı müfettişleri Nisan ayında TEKSİF Sendikası'nın şikayeti üzerine yaptıkları incelemelerde insanlık dışı çalışma şartlarını tespit etti. Müfettişlerin yazdığı raporda başta günde 12 saatlik iki mesai halinde çalıştırma gibi işçi sağlığını tehdit eden çok uygunsuzluk belirtildi. Bu arada Cebeci Triko'dan 15 işçi sendikayla olan bağları nedeniyle farklı zamanlarda, hakları verilmeden işten çıkarıldı.
14 Ağustos 2012 Salı
SINIF KARŞILAŞMALARI (5): Bezmen ve (devrimci) işçiler
NECMİ ERDOĞAN
Türkiye burjuvazisinin mensuplarının ezip sömürdükleri işçiler ve genel olarak emekçi halk hakkındaki tahayyüllerini anlamamızı sağlayabilecek kaynaklar nadir. Ama biliyoruz ki, işçilere ekmek kapısı bahşeden, onların hamisi olan, “sosyal sorumluluk” sahibi patron imgesi kamusal söylemlerine hep hâkim olmuştur. Bu imgenin işadamlarının “başarı hikâyelerini” anlatmaya yönelik olarak yazdıkları anılar veya onlar için yazılan biyografiler için de aynen geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Ancak alt sınıfların olduğu gibi, işadamlarının da kamusal söylemlerinden görece farklı olabilen gizli söylemleri vardır. Bu gizli söylemlerin medyaya verilen mülakatlarda veya grevler gibi işçi mücadelelerine ilişkin açıklamalarda ifşa edilmesi elbette beklenemez. Ama anı kitapları gibi “hayat muhasebesinin” yapılmasının umulabileceği metinlerin neredeyse tamamında bile bu gizli söylemden eser bulunmaması dikkat çekicidir. Bunun, anı yazarı yaşlanıp iş dünyasından elini eteğini çekmiş biri olsa bile, şirketlerinin “âli menfaatlerini” hala kollaması gerektiğini düşünmesiyle yakından ilgisi olsa gerek.
16 Temmuz 2012 Pazartesi
'Müslüman Sol': Aynılar aynı yere...
Şüphesiz ki, ezici bir çoğunluğun kendisini Müslüman kabul ettiği toplumda solun bu gerçeği karşısına alarak, sıradan insanların dini inanışlarıyla çatışan bir tarzla büyümesi olanaksız. Fakat, HSP’nin ya da benzerlerinin ortaya koyduğu çerçevenin de solun yöntem ve iddialarıyla taban tabana zıt olduğu ilk günden ortaya çıkmış, Kurtulmuş'un son aldı-kaçtı operasyonuyla da sağlaması yapılmış bir gerçektir
BirGün
Bir süredir medyada yer tutan bir dedikodu gerçek oldu. R. T. Erdoğan ile Başbakanlık’ta görüşen HAS Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’un açıklamaları ve parti içinde Mehmet Bekaroğlu’nun temsil ettiği kanadın önceki gün düzenlediği basın toplantısına bakılırsa Has Parti (HSP) AKP’ye katılıyor.
Bir süredir medyada yer tutan bir dedikodu gerçek oldu. R. T. Erdoğan ile Başbakanlık’ta görüşen HAS Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’un açıklamaları ve parti içinde Mehmet Bekaroğlu’nun temsil ettiği kanadın önceki gün düzenlediği basın toplantısına bakılırsa Has Parti (HSP) AKP’ye katılıyor.
Kurtulmuş’a AKP’nin başına geçerek başbakan olmasının teklif edildiği söyleniyor. Buna göre yeni anayasaya başkanlık sisteminin konulması ve Erdoğan’ın başkan olması planlanırken, Kurtulmuş’un da yetkileri daraltılmış başbakanlık koltuğuna oturması bekleniyor.
7 Temmuz 2012 Cumartesi
Avrupalı Kızıl-Yeşiller Birgün'e konuştu: Çevreci kapitalizm olmaz!
BirGün
RAGA (Red and Green Alternatives – Kızıl-Yeşil Alternatifler) toplantısı dün İstanbul’da başladı. Sosyalistleri ve çevrecileri bir araya getirerek ortak bir mücadele yaratmayı hedefleyen partiler ve oluşumların katıldığı toplantının öncesinde Fransa ve Birleşik Krallık’tan gelen katılımcılar ile görüştük. Matthieu Colloghan, Fransa’da radikal demokrasiyi savunan feminist ve kızıl-yeşil bir örgüt olan Les Alternatifs’den. Mike Davis ise benzer bir mücadeleyi Birleşik Krallık’ta Alliance for Green Socialism (Yeşil Sosyalizm için İttifak) ile yürütüyor.
Sosyalistleri ve çevrecileri bir araya getirerek ortak bir mücadele yaratmayı hedefleyen, kapitalist mantığın doğayı koruyamacağını savunan Matthieu ve Mike ile ülkelerindeki doğa tahribatını, toplumsal mücadeleleri ve anti-kapitalist bir kızıl-yeşil eksen düşüncesini konuştuk:
>> Dünyadaki büyük yeşil partilerin genellikle kapitalizmle bir sorunu olmadığını görüyoruz. Sistem içinde bir çözüm olacağını iddia ediyorlar. Sizce kapitalist sistem çevreci olabilir mi?
Matthieu Colloghan (Fransa – Les Alternatif): Aynı şekilde sosyalist bir hareket çevreyi nasıl umursamaz diye de sorabiliriz. Bazı yeşil partiler maalesef “sadece çevreyi umursarız gerisine bakmayız” diyorlar. Oysa bu çevre felaketlerini yaratan sistemi gözardı etmek, hastalıkla değil sadece semptomlarıyla mücadele etmeye benzer. Fransa’da da böyle yeşil partiler var. Ancak gerçek çevrecilik kapitalizm altında mümkün değil.
>> Dünyadaki büyük yeşil partilerin genellikle kapitalizmle bir sorunu olmadığını görüyoruz. Sistem içinde bir çözüm olacağını iddia ediyorlar. Sizce kapitalist sistem çevreci olabilir mi?
Matthieu Colloghan (Fransa – Les Alternatif): Aynı şekilde sosyalist bir hareket çevreyi nasıl umursamaz diye de sorabiliriz. Bazı yeşil partiler maalesef “sadece çevreyi umursarız gerisine bakmayız” diyorlar. Oysa bu çevre felaketlerini yaratan sistemi gözardı etmek, hastalıkla değil sadece semptomlarıyla mücadele etmeye benzer. Fransa’da da böyle yeşil partiler var. Ancak gerçek çevrecilik kapitalizm altında mümkün değil.
3 Temmuz 2012 Salı
Schöulgin: "Türkiye, Çin'i ve İran'ı geçti, En Çok Siyasi Tutuklu Türkiye'de"
BirGün
Ulusal Yayıncılar Birliği'nin basın toplantısında bugün başlayan KCK İstanbul Davası özelinde sansür ve hak ihlalleri konu edildi. IPA başkanı Smith-Simonsen Silivri'de aracı soyulduğu için toplantıya katılamadı.
Bianet'ten Rana Ençol'un haberine göre, İstanbul Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK) Davası kapsamında yargılanan yazar, gazeteci ve yayıncılarla dayanışma ve davayı gözlemleme amacı ile Türkiye'de bulunan Uluslararası PEN Başkan Yardımcısı Eugene Schöulgin, Türkiye'de "yeni bir McCarthycilik çağı" yaşandığını söyledi.
25 Haziran 2012 Pazartesi
Savaşımız tüm Avrupa halkları için
BirGün, Yunanistan seçimlerini Atina’da, Türkiye solunun epeydir merakla ve gıptayla baktığı SYRIZA’nın binasında izledi. Buradan pek çok röportaj, haber geçtik. Süreci başarıyla kotardığımızı düşünüyorum. Ancak “Yunanistan’a gittin hani Aleksis röportajı” diyenler de oldu. SYRIZA Başkanı Aleksis Çipras’la da röportaj yaptık. Hem de seçim sonrası dünya basınında ilk kez. (Bu görüşme için iki gün boyunca Atina’da parti binasında yattığımı itiraf etmem gerekir.) Ancak röportajı sona saklamamın bir nedeni vardı çünkü orada işler biraz değişmiş. Ana muhalefet partisi olunca ve sermaye çevrelerinin hedefi haline gelince ağızdan çıkan her sözü 40 kere tartmak zorunda kalıyorlar. O yüzden söyleşi bantlarını çözümledikten sonra Çipras’a tekrar yolladım, önce kendisi okudu, ardından redaksiyonu yaptı, arkadaşları dili tekrar tekrar düzenlendi ve tahmin edebileceğiniz gibi pek çok yeri kısaltıldı ve karşınıza öyle geldi.
Bunu anlayışla karşılıyoruz çünkü ihtiyatın nedenini tahmin etmek güç değil. Seçimden hemen sonra, “SYRIZA ikinci parti oldu şimdi ortalığı yakıp yıkacaklar” gibi spekülasyonlar yaratıldı. Çipras’ın bazı ifadeleri “galeyan çağrısı” gibi yorumlandı basında. Onu tekzip ederken bu kez de “Bak işte sokağa çıkmayacaklarmış bunlar sağcı” gibi “sol” eleştiriler de geldi. Söyledikleri her söz bir şekilde bir propagandanın malzemesi yapıldı. Türkiye’de oturup küçük camialardan ahkam kesmek kolay, sorumluluk almak ise Çipras ve arkadaşlarının yaşadığı gibi zor bir şey olsa gerek. İşte o söyleşi…
-Yüzde 4.4 oy potansiyeline sahip bir radikal sol partinin oylarını bu kadar kısa sürede yüzde 28’lere taşıması büyük başarı. Türkiye solu için de önemli dersler barındırıyor. Bu oy patlamasının nedenleri neler?
SYRIZA’nın seçim başarısının pek çok nedeni var elbette. Birincisi SYRIZA muhalefetinin ana hattını, hem Meclis’te hem de eylemliklerde, troykanın yıkım politikalarına ve Memoranduma karşı kurmasıdır. İkinci neden, PASOK’tan kopan Memorandum karşıtı ekipler ve diğer solcu/ilerici güçlerle birlik sağlayabilmesidir.
-Bu birliği ilk seçim sonrası hükümet görüşmelerinde Komünist Parti ile de geliştirmek istediniz sanırım...
Evet. Solun diğer kesimleriyle ilerici/sol bir cephe kurmak için sabırla görüşmeler yapmaya çalıştık. Eğer KKE (Komünist parti) ve DIMAR (Demokratik Sol) liderliğinden olumlu bir geri dönüş alabilseydik Yunan Meclisi'nin ezici çoğunluğu elimizde olacaktı ve her şey daha farklı olacaktı.
Bunu anlayışla karşılıyoruz çünkü ihtiyatın nedenini tahmin etmek güç değil. Seçimden hemen sonra, “SYRIZA ikinci parti oldu şimdi ortalığı yakıp yıkacaklar” gibi spekülasyonlar yaratıldı. Çipras’ın bazı ifadeleri “galeyan çağrısı” gibi yorumlandı basında. Onu tekzip ederken bu kez de “Bak işte sokağa çıkmayacaklarmış bunlar sağcı” gibi “sol” eleştiriler de geldi. Söyledikleri her söz bir şekilde bir propagandanın malzemesi yapıldı. Türkiye’de oturup küçük camialardan ahkam kesmek kolay, sorumluluk almak ise Çipras ve arkadaşlarının yaşadığı gibi zor bir şey olsa gerek. İşte o söyleşi…
-Yüzde 4.4 oy potansiyeline sahip bir radikal sol partinin oylarını bu kadar kısa sürede yüzde 28’lere taşıması büyük başarı. Türkiye solu için de önemli dersler barındırıyor. Bu oy patlamasının nedenleri neler?
SYRIZA’nın seçim başarısının pek çok nedeni var elbette. Birincisi SYRIZA muhalefetinin ana hattını, hem Meclis’te hem de eylemliklerde, troykanın yıkım politikalarına ve Memoranduma karşı kurmasıdır. İkinci neden, PASOK’tan kopan Memorandum karşıtı ekipler ve diğer solcu/ilerici güçlerle birlik sağlayabilmesidir.
-Bu birliği ilk seçim sonrası hükümet görüşmelerinde Komünist Parti ile de geliştirmek istediniz sanırım...
Evet. Solun diğer kesimleriyle ilerici/sol bir cephe kurmak için sabırla görüşmeler yapmaya çalıştık. Eğer KKE (Komünist parti) ve DIMAR (Demokratik Sol) liderliğinden olumlu bir geri dönüş alabilseydik Yunan Meclisi'nin ezici çoğunluğu elimizde olacaktı ve her şey daha farklı olacaktı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



